MUM

 

Şehid Mustafa Çamran’ın hanımı GADE ÇAMRAN, Şehid Çamran’ın hayatını anlatan “Yarı Gizli Ay” adlı bir kitap yazdı. Kitaptan bir bölüm…

 “Babam Çin ile Afrika arasında ticaret yapardı. Maddi durumumuz çok iyiydi ve ben de canım istediğim gibi harcama yapıyordum. Paris’i ve Londra’yı çok iyi tanıyordum. Çünkü elbiselerimi bile oradan alıyordum.

Bir gün Lübnan’da İmam Musa Sadr ile görüşmüştüm. Bu görüşme İmam Musa Sadr’ın isteği üzerine gerçekleşmişti. O görüşmede İmam Musa Sadr bana dedi ki:  

“Bizim, yetim çocukları korumaya yönelik bir derneğimiz var. Zannediyorum orada çalışman, çocuklarla ilgilenmen senin psikolojin üzerinde olumlu etkiler yapacaktır. Ben, oraya gelmeni ve arkadaşımız Dr. Çamran ile tanışmanı istiyorum.” 

 Bir gece yalnız başıma yazı yazarken bir takvim üzerindeki bir resme gözüm takılmıştı. Resimde, tamamen siyah bir zemin ortasında küçük bir mum yanıyordu. Ve mumun alevi bu karanlıkla kıyaslandığında çok küçüktü. Bu resmin altında ise Arapça bir şiir yazıyordu:  “Benim bu karanlığı ortadan kaldırmam mümkün olmayabilir O gece bu şiirin ve resmin etkisi altında kalmıştım. Çok geçmeden, o resmi çizen ve o şiiri yazanla ilk karşılaştım ve hayretimi gizleyemedim. O kişi Mustafa Çamran’dan başkası değildi.

 

Fakat bu küçücük ışık ile karanlıkla nurun; hak ile batılın arasındaki farkı gösterebilirim.

Ne kadar küçük olsa da, ışığı arayan kimselerin kalbinde bu ışık büyüyecektir.”

 

Çok şaşırmıştım, sanırım ismi ‘savaş’ ile birlikte anılan birisinden herkes korkar. Mustafa’nın da adı hep savaş ile birlikte anılırdı, onun için sıkıcı bir adam olmalıydı. Hatta korkuyordum. Fakat Mustafa’nın dudağında sürekli bir gülümseme vardı. Bundan dolayı onun gülümsemesi ve sakinliği benim açımdan çok büyük bir sürpriz olmuştu.

 Ben Avrupa kültürü ile büyümüştüm. Düzgün bir hicabım yoktu. Hatırlarım, köylerin birine yapılan bir yolculuk sırasında Mustafa arabanın içinde bana bir hediye verdi. Bu, bana verdiği ilk hediye idi ve henüz evlenmemiştik. Çok memnun olmuştum. Hemen oracıkta açtım ve gördüm ki bu bir “başörtüsü” idi. Üstünde kırmızı ve uzun güller vardı. Çok şaşırmıştım, ama o güldü ve tatlı bir sesle dedi ki, “çocuklar seni başörtülü görmek istiyorlar.”

 Ben çocukların “niye hicabsız bir hanımı bu müesseseye getiriyorsun?” diye kızdıklarını biliyordum. Fakat Mustafa beni çocuklara yaklaştırmak istiyordu. “Bunun hicabı düzgün değil, ailesi, çevresi şöyledir böyledir” gibi sözler söylemedi. Bunlar beni çok etkilemişti.

 O beni tıpkı bir çocuk gibi adım adım ilerletti ve en güzel bir şekilde İslam’la tanıştırdı.  Bir gün eve geldiğinde Mustafa’yı görünce gözlerimden yaşlar gelinceye kadar gülmüştüm.. Mustafa niçin bu şekilde güldüğümü sorunca ona şöyle cevap vermiştim; “Mustafa, sen kelmişsin; ben bilmiyordum.”

 Düğün hazırlıkları yaptığımız sıraydı. Benim ailem, “damadın gelip geline hediye getirmesi gerekir, bu bizim adetimizdir, diye Mustafa’nın evimize bir hediye getirmesini istemişlerdi. Ben de bunu Mustafa’ya söyledim. Mustafa gitti bir paket getirdi. Gittim açtım, bunun bir mum olduğunu gördüm. Nikah hediyesi olarak mum getirmişti. Yanında da güzel bir yazı vardı. Hemen gidip içinde mum bulunan paketi sakladım. Ne olduğunu sordular, “gösteremem” dedim. Eğer bilselerdi “damat delidir, geline hediye diye mum getirmiş” derlerdi.

Yine aynı sıralarda Annem “seni nereye götürecek, nerde ev tutmuş, kalacağın yer neresi?” diye sordu. Ben de anneme “Yetim çocuklarla ilgilenen o müesseseye çocukların yanına gitmek istiyorum” dedim. Annem gitti orayı gördü yalnızca bir oda, birkaç meyve sandığı ve bir yatak vardı. Bunun üzerine annem şoke oldu ve bir hafta hastanede yattı. Mustafa ise gidip annemin elini öperek ağladı ve ona çok büyük bir sevgi gösterince annem de mahcup olmuştu.

Mustafa beni ailemden istemeye gelince annem ona şöyle demişti: “Evlenmek istediğiniz bu kızın nasıl bir kız olduğunu biliyor musunuz? Bu öyle bir kızdır ki sabahları kalktığında elini yüzünü yıkamadan ve dişlerini fırçalamadan onun yatağını biri toplamalı, önüne bir bardak süt koymalı ve kahve hazırlayıp odasına getirmelidir. Siz böyle bir kızla yaşayamazsınız. Onun için bir hizmetçi de tutamazsınız.”

 Mustafa annemin bu sözlerini dinledikten sonra son derece sakin bir şekilde; “Ben onun için bir hizmetçi tutamam; ama söz veriyorum, sağ olduğum müddetçe, uyandığı zaman yatağını toplayacağım, bir bardak sütü ve kahvesini tepside önünde hazır edeceğim.” şeklinde cevap vermişti. Nitekim Şehid oluncaya kadar da bu hep böyle oldu.

Hatta evde bulunmadığımız, savaş sırasında Ahvaz’da cebhede olduğumuz dönemde de yatağı kendisi düzeltmek için ısrar ediyordu. Sabahları süt hazırlar bana getirirdi. Kendisi kahve içmezdi; ama biz Lübnanlıların kahveye düşkün olduğunu bildiği için gidip bana kahve yapardı.

 Evimiz iki oda idi. Okulun içinde ve 400 yetimle birlikte idik. Hatırlarım, evlendiğimizden sonraki ilk bayramda (Lübnanlılarda adettir, aile ferdleri bir araya toplanır) Mustafa müessesede kalmış, bayram dolayısıyla babamın yanına gelmemişti. O gece ona “babamım evine niçin gelmediğini bilmek istiyorum” diye sorduğumda o bana şöyle cevap vermişti.  “Şimdi bayramdır, çocukların çoğu ailelerinin yanına gittiler. Gidip dönenler geri kalan 230 çocuğa “şunlar şunları gördük, şunları şunları yaptık” diye anlatıyorlar. Ben de o çocukların yanında kalmalı, onlarla birlikte yemek yemeli ve onları oyalamalıydım ki, onların da anlatacağı bir şey olsun.” Dedim ki: “Peki, annem bize yemek göndermişti, onu niçin yemedin de bunun yerine ekmek, peynir ve çayla kahvaltı yaptın?”

 Mustafa “Okulda böyle yemek çıkmıyor” diye cevap verince, “Sen geç gelmiştin, çocuklar senin ne yediğini göremezlerdi.” Dedim. Bunun üzerine Gözlerinden yaşlar süzüldü ve “ama Allah biliyor ve görüyor!” diye karşılık verdi.

 Savaş sırasında bulunduğumuz Ahvaz şehri çok sıcaktı. Buna rağmen o klimayı çalıştırmazdı. Derisi sıcaktan kavrulmuştu, kan geliyordu; ama o şöyle diyordu: Çocuklar şimdi cebhede savaşırlarken ben nasıl klimayı çalıştırabilirim?”

 Mustafa bazı konularda hassastı. Bana karşı çok büyük saygı gösterir ve benim hiçbir konuda zorluk çekmemi asla istemezdi. Bir gün eve geldiğinde terliklerini önüne koymak için eğildiğimde Mustafa çok rahatsız olmuş ve diz çöküp ellerimden öpmüştü.

 Bir gün Mustafa’yı elbiseleriyle birlikte yatağa uzanmış bir halde görmüştüm. O zaman çok şaşırmıştım. Çünkü bir ara ayağını öptüğüm halde kıpırdamamış ve bir şey söylememişti. Halbuki böyle bir durumda o ince hassasiyetini gösterirdi. Fakat hiçbir tepki vermemişti. Gözleri de kapalıydı.

 Kısa bir süre sonra gözlerini açtı, doğrulup bana şöyle dedi: “Ben yarın buradan gidiyorum ve senin tam anlamıyla benden razı olmanı istiyorum, çünkü ben yarın şehid olacağım! Senden helallik istiyorum. Eğer gitmeme razı olmazsan şehid olmayacağım.”

Bu söz karşısında önce bir duraksadım ve mahzun bir halde razı olduğumu söyledim. O da bana çıkarıp vasiyeti olan bir mektup verip yarına kadar açmamamı söyledi.

 Bunun üzerine ona şöyle dedim: “Yani sen yarın gidersen bir daha seni göremeyecek miyim?” Mustafa “hayır” dedi. Ondan “hayır” cevabını alınca gözlerimi kapatıp “senin yokluğunda seni nasıl göreceğim konusunda alıştırma yapmalıyım” dedim ona.

 Artık Mustafa’nın bugün gitmesi durumunda bir daha geri dönmeyeceğine iyice inanmıştım. İçimde bir fırtına kopmuştu. Buna engel olamadım ve koşup küçük tabancamı yanıma aldım ve aşağıya indim. Niyetim Mustafa’yı bacağından vurmaktı. Onu bacağından vurup gitmesine engel olacaktım. Ama gittiğimde Mustafa odada yoktu.

 İki gün sonraydı. Mustafa’nın birkaç arkadaşı bizim eve geldi ve Mustafa’nın yaralı olarak hastanede olduğunu ve beni de hastaneye ziyaretine götürmeye geldiklerini söylediler.

 Ben söyledikleri hastaneyi tanıyordum. Bahçeden içeri girdiğimde dönüp doğrudan morga doğru gittim. Mustafa’nın yaralı olmadığını, şehid olduğunu ve morgda bulunduğunu biliyordum.

 Morgda Mustafa’yı huzur içinde uyuyor görünce, sakinleştim. Bizim Tahran’da evimiz olmadığı için mahalle mescidinde arkadaşları onu yıkadılar. O da huzur içinde yatıyordu. Ben başımı onun göğsüne koydum ve sabaha kadar mescidde onunla konuştum. Öğleyin merasim bitti. Mustafa’yı defnettiler.

 O gece yanlız dönmeliydim. O an hissettim ki Mustafa artık yok… Hatta harcayacak param bile yoktu. Her gece bir yerde, daha çok da Beheşt-i Zehra’da Mustafa’nın kabrinin yanında yattım…

 Lübnan’dan geldiğimizde her şeyimizi okulda bırakmıştık. İran’da da hiçbir şeyimiz yoktu. O derdi ki: “dünyadan gittiğimde hiçbir şey bırakmak istemiyorum. Birkaç metrelik kabirden başka… Hatta bu bile olmasa benim için daha iyi olur.”

 Mustafa şehadetinden önce benim için şöyle dua ederdi:  “Allah’ım! Bütün ihlasımla senden Gade’yi korumanı ve onu boşlukta bırakmamanı istiyorum! Ölümümden sonra ruhum yükselirken onu görmek isterim. Allah’ım, Gade’nin benden sonra beni düşünmesini istiyorum; tıpkı hayat ve kemal yolunda bulunan güzel bir gül gibi! Tıpkı, karanlıkta insanların ışığından istifade ettiği küçük bir mum gibi! Tıpkı bir gökten esen ve kulağına aşk kelimesi fısıldayan ve sonsuzluk kelimesine yönelen bir meltem gibi! Şehid Mustafa Çamran’ın duası…

 Ya Rabbi! Bize rahmet ettin ve en büyük zaferi bize nasip ettin. Zayıftık, darmadağınıktık, düş­mandan korkuyorduk, süper güç­ler karşısında titriyorduk. Ama sen ey yüce Rabbim, en büyük ordula­rı temmuz güneşi karşısındaki kar gibi erittin, en büyük tağutları mu'cizelerinle yere devirdin, en çözülmez düğümleri açtın, bütün zorluklan kolaylaştırdın ve hakkı batıla galip getirdin…

 Sevincimin şiddetinden yanı­yorum, titriyorum, utanıyorum ve bilmiyorum sana nasıl şükrede­yim. Her şeyimi vermek istiyo­rum, kendimi kurban etmek ve kemal-i ihlasla neyim varsa takdim etmek istiyorum. Malım yok, mül­küm yok, dervişim, yoksulum. Sa­dece yanan bir kalbim var ki onu takdim ettim. Bir canım var ki, o da takdim etmekten çekinmeyece­ğim kadar değersizdir.

 Ya rabbi! Bütün vücudumla, kalbimle ve ruhumla kendimi senin yolunda kurban et­meye hazırım. Bu büyük zafere şükretmek için bütün hayatımı ve varlığımı sana takdim etmeye ha­zırım.

 Ben senden bir şey istemiyorum. Ben meçhul bir askerim, ben yalınayaklı bir dervişim ve hiç bir şeye sahip olmadan bu dünyaya gözlerimi kapamak istiyorum. Bü­tün çabamın yalnız Allah rızası için olmasını istiyorum, bencillik ve egoizmin kirlerinden arınmak istiyorum. Yolu aydınlatmak için yanmak istiyorum.

 Büyük İslami risaletin gerçek­leşmesini istiyorum, bunun ger­çekleşmesi beni sevindirecek en büyük bir ödüldür. Doğrusu hiç bir ödül Muhammedi (s.a.v) risaletin zafere ulaşmasından, hakkın ve adaletin insanlığa hakim olmasın­dan daha büyük değildir.

 Ya Rabbi! Bizi bencillik ve ra­hatlık girdabından, heva ve heves tufanlarından kurtar, bize fedakar­lık gücü ihsan et ve bütün vücu­dumuzla fedakarlığın lezzetini tat­mamıza izin ver.

 Ey Rabbimiz! Bizi iman ve fe­dakarlıkla güçlendir, kalbimizi ve ruhumuzu öylesine fethet ki, sade­ce sana tevekkül edelim ve hiç kimsenin karşısında eğilmeyelim.

 Ya Rabbi! Kalbimiz aşkınla yansın, muhabbetinle dolup taşsın, ki kurşunların acısı bize tatlı gelsin.

 Rabbimiz! Bizi dünya sevgi­sinden kurtar ki senin kurbangahında, İbrahim ve İsmail gibi senin mukaddes hedefin uğruna vücu­dumuzu aşkla kurban etmeye hazır olalım.

 Rabbimiz! Bize yakıcı aşkınla birlikte sabır ve tedbir ver ki, yolu­nun zorluklarına güleryüzle ta­hammül edelim ve bizim şehadet yolundaki acelemiz yanlış kararlar vermemize neden olmasın.

 Rabbimiz! Bizi öylesine cezbet ki, senden başkasını düşünmeye­lim, senden başkasını istemeye­lim, senden başkasına gitmeyelim ve bütün bencillik ve egoizmi se­nin kurbangahında kurban edelim.


Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : mum,mustafa çamran,evlilik,sevgi

Senden Ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır.

Bir adım sonrası bu gidişin melankoli… Bir adım sonrası bu duruşun.

— Ne yapabilirim?

—“Hiçbir şey” işte bu duruşun adı...

Hiçbir şeyin ayak izinin adıdır melankoli. O boş yaşamaların, boş durmaların durağı… O her durduğumuza hiçbir şeyin ortasında durduğumuz şey.

“Allah'tan ümit kesmem. Çünkü ondan, inanmamakta şartlanmışlardan başkası ümit kesmez.”  Evet, biz kurtaracağız dünyayı. O çocuklar bizi bekliyor. Hani o gözleri yaşlanmış, belki de gözlerine taş ve toprak dolmuş Beyrut’un sabileri… O günahsızlar…  Hadi bir adın İbrahim olsun senin bir adın Selahaddin.  Bir eline al baltanı bir elinde kılıcın. Ah o çocuklar ağlamasın. O zihinler ki her birinde bir ağaç her birinde bir taş vardır, yontulmuş. Sağ elinle indir darbeni. Son ver yontulmuş ağaçların ve taşların işgaline. Mehdi mi bekliyor insanlar… Sen Mehdisin. Mesih’e susamış gönülleri meshet…  Melankoli de neymiş? Ümitsizliğin ve gereksizliğin ortak adı…

Oysa direniş "ben de varım ve müdahale hakkım vardır" demenin adı… çocuk oyuncağı. Eli taşlı çocukların oyuncağı direniş. O ebabiller ki her biri önce kabeyi korudular şimdi aksayı. Kirden kararmış bu suda berrak bir alan açan o çocuklar için ben de varım.

Ey herbiri elinde kocaman yıldızlar tutan çocuklar beni affedermisiniz.


Taslak olarak beklettiğim ve yıllar sonra yayınladığım bir yazı. "yitik kelimeler"de editlenerek yayınlanmıştı.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler :

BİR ŞARKIDIR HAYAT

BİR ŞARKIDIR HAYAT

Muharref bir şarkı gibi yaşıyoruz hayatı. Sözlerin takıldığımız
yerlerinde sırf şarkı devam etsin diye söz uydurduğumuz bir şarkı.
Yeteneksizce mırıldandığımız her mısra sona yaklaştırıyor bizi.
Kaynağından her uzaklaştığımızda değişiyor şarkının tınıları.
Kaynaktan uzaklaştıkça kirleniyor mısralar. Kelimeler Tih çölünde
yolunu yitirmiş gibi âvare… Her mısra, her tını helâk'e sürüklüyor bizi.
Evet bir şarkıdır hayat her mısrasını zamanın getirdiği, her mısrasının
bizden bir şeyler götürdü bir şarkı…
….ve bizi kaynağa ulaştıracak kelimeleri sürekli kirleti-yoruz pervasızca,
riyakarlıkla. Aşk, erdem, gurur, inanç, bi-linç….
Bu şarkının mısralarında bizim ahdimiz de vardır. Hani o ihanet ettiğimiz
ahit. Artık her tahrif bizi daha da pişkinleştirmiştir. İncir yaprakları
örtmüyoruz üstümüze.
"İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız."
Artık özür yok, tevbe yok. Boğazımıza yumruk gibi takılan günahlarımız
neredeyse boğar da bizi, kendimizi içimize akan tatlı zehirlerle avuturuz.
Zulmettikçe zulmederiz de nefsimize yine de başımızı almayız ellerimizin
arasına.
Tâ ki gemimizi hoşça yüzdürürken bizi yakalayan o fırtına gelene kadar.
İşte o zaman o değişmez, dilimizi eğerek tahrif etsek de, "korunmuş levha"da
bulunan eşsiz tınılar çınlar kulağımızda….
Durdurun bu yalancı orkestrayı… Her tınısı şeytan'ın yalancı notalarından
oluşan bu melodi de nedir?!...
-Bir melek olmak yok!....
-Sonsuza kadar bu yalancı Cennet'te olmak yok!...
-"Rabbenâ zalemnâ enfusenâ"
-Rabbimiz biz nefsimize zulmettik bizi bağışla!

…..Yine incir yaprakları….
…..ve dünyaya iniş….
…..yine imtihan....

Yıllar sonradan bir edit:

Bir Zamanlar Gebzede Gezgin Dergisinde yayınlanan bir yazım...

Yorum (4) Yorum yaz! | Etiketler :

HAYAT MÜCADELESİ

HAYAT MÜCADELESİ

 

 


 

Beni yargılayanlar

Belki Hâkim olabilir

Sıkın yağlı urganlarınızı

Acısın boynum, ben

â’nın şapkasını î’ye koymam.

Benim için bu

yaşam için çırpınmaktan daha anlamlı

Bu benim hayat için çırpınışımdır.

 

Hayatta olmak nefes almaksa

İnanın sabah

sizden daha çok hayattadır.

Hareket etmekse hayat

Sizin için.

Dağlardan yuvarlanan kayalardan

Hayat fışkırıyor sizden daha çok

 

Siz hayatta değilsiniz

Unutmayın canlılık

Hayatta olmak demek değildir.

Hayat î’nin şapkasının altında durmaktır.

O günde arşın gölgesinde durmak gibi.

Î’nin şapkasını bir faniye vermek

Bir tavuğun buduna

İmanını satmaktır.

 

03.03.06 said-Bilge Kral Aliya

 


Yorum (6) Yorum yaz! | Etiketler :

Boykot

İlk defa dış dünyaya yayınladığım bir şiirimdir. Şiiri okuyunca ilk defa yayınlamak için çok yanlış bir şiir olduğunu anlayacaksınız. Yorumlarınızı eleştrilerinizi bekliyorum. Selam ile....

 

 

 

 

 

Boykot

.... sattık fütursuzca

çatlayan elleri, kanı gözyaşını, alınterini

sattık eli taşlı çocukların taşlaşmamış yüreklerini

kim kapitalist olabilir

bir şair ve bir fotografçı kadar.

Biliyorum

Kimse dünyalı olamaz

bir şair ve bir fotografçı kadar

onlar öyledirler ki

samimi itrafnamelerini bile satarlar

bu satırların sahibi gibi...

bu da birşey mi

onlardan bir kısmı Ahiretini sattı

dünyaya karşı

 

gelin boykot edlim

Kapitalist şairleri

ister inkılabı satsın bize

İster adı “umut satan” olsun

İster hüzün

Ta ki ölmeye

söylediği bir hak uğruna

Taki eli taş tutmaya

Gözü yaş tutmaya

... ve fotografçıları

ister inkılabı satsın bize

ister gülen yüzü

ister taş tutan eli...

Taki eli taş tutmaya

Gözü yaş tutmaya

 

Said – Bilge Kral Aliya- 27.02.06

 

Yorum (3) Yorum yaz! | Etiketler :